KendiniGelistir.Com » Her baÅŸarının altında “disiplin” vardır
MOTIVASYON MESAJINIZ:
Yaşamak, kendi kendini adam etmektir. Zeka ve bilgiyi kullanarak, etinden kemiğinden kendi heykelini yapmaktır. - Goethe

Her baÅŸarının altında “disiplin” vardır

05 Kasım 2006 | Özgür ŞAHİN | Kategori: Başarı Yazıları |

Disiplin, BaÅŸarı“Okuldan benim ‘yazıhane’m aÅŸağı yukarı 15 dakika… İstanbul’un en güzel bölgesinden, BeyoÄŸlu’nun arka sokaklarından, Ceneviz havasının Levanten rüzgarlara karıştığı eski Rum apartmanlarının arasından, Ermeni kalfaların yaptığı binaların önünden geçerek, o gün yapacaklarımı planlayarak ve erken kalktığım için kendimden memnun olarak, sabahın sessizliÄŸini, ÅŸehrin ilk kokularını, daha ısıtmayan güneÅŸi hissederek, sokağı ezbere bilen ayaklarım, beni yoluna alışmış bir ada eÅŸeÄŸi gibi yazıhaneme getirir. (Ada eÅŸeÄŸi gibiyim)

Romanıma sabahlar hakim oldu

“Eskiden geceleri çalıştığım için ÅŸehrin karanlığını, gecesini bilirdim. Kimi zaman gece yazının başından kalkardım, NiÅŸantaşı’nda, gece de açık olan sandviççilerden bir ÅŸeyler alırdım. Gece yarıları ÅŸehrin sokaklarına çıkan orospuları, arabaları, ne olduÄŸu belirsiz, bağıra çağıra geçen çöp ve polis araçlarını, gece yarısı piyasaya çıkan köpek çetelerini tanırdım.
İstanbul’un gece sessizlikleri, neon lambalarının ancak gece fark edilen çıtırtısı, bir yerde bir kedinin devirdiÄŸi bir kutu, tek tük çöpleri karıştıran ve gündüzleri asla göremeyeceÄŸiniz garibanlar… Bunlar romanlarımda çok yer almıştır. Sebebi benim de geceleri 4′lere kadar oturmam ve kimi zaman o saatte, yazıhanemden çıkıp eve dönmemdi. Fakat kızım doÄŸunca İstanbul’un bu gece hayatı kapandı. Romanlarıma daha çok sabahlar hakim olmaya baÅŸladı; ‘tek tük geçen arabalar ve eski otobüsler, poÄŸaçacıya eÅŸlik eden salepçinin kaldırıma konup kalkan güğümleri ve dolmuÅŸ durağının deÄŸnekçisinin düdüğü’ vs.”

Yazıhaneme girer girmez…

“Yaptığım ilk iÅŸ kahvenin başına koÅŸmaktır. Sabahları fazla gazete okumam. Şöyle bir bakarım o kadar… Öyle gerinip yatakta vakit geçirmekten hiç hoÅŸlanmam. Baskına uÄŸramış asker gibi, kedi gibi kalkarım ve 8 dakikada kahvaltı sofrasında olmayı tercih ederim. 16 dakikada da evden çıkarım. Gazete okumam. Çünkü bu tempomu böler. Ülkesinin dertleriyle ilgilenen roman yazarının maneviyatını, moralini bozar gazete… Güne kötü baÅŸlamasına neden olur.”

Yüzlerce kuralın olmalı

“Terbiye edilmiÅŸ bir makine gibi yazının başına geçerim. Bazı törencikler, bazı kurallar, ezberlenmiÅŸ alışkanlıklar beni disipline eder. Okurlarım hep ‘Nasıl iyi yazılır?’ diye sorarlar. Benim buna cevabım ÅŸudur:

Yazarlık çok disiplinli bir iştir. Yüzlerce kuralınız olacak. Bunlar sizi çalışmaya itecek. Geleceksin. Kahveni yapacaksın. Ve küçük törencikler başlayacak.

Neler onlar? Masa üzerinde kahven, küçük kağıtların, yapılması gereken iÅŸlerin olur. Telefonu kaparsın, kendi kendine volta atarsın. Masanda oturursun. Seni çalışmaya zorlayacak ÅŸeyleri yaptıkça mutlu olursun. Onların mutluluk olduÄŸuna inanırsın. Bu baÄŸlamda disiplin ya da kurallar dışardan bakıldığında saçma gibi görünür ama aslında o törenlerden çok, o törenlere boyun eÄŸmek önemlidir. Yazarlıkta da benim dışarıdan saçma gözükebilecek törenlerim, alışkanlıklarım aslında beni bütün gün, sayfaya boyun eÄŸmeye, yazıya hürmete sevk eder.”

Kendimi döve döve yazar yaptım

“Bir anlamda kendimi kurallarla döve döve, kendimi ite ite, terbiye ede ede yazar yapmışımdır. Böyle yazar olunur.Yazarlığı gösteriÅŸli jestler, büyük dramatik hayatlar sanıyorsanız, bundan bir an önce caymanız lazım. Küçük bir odada, kendi kendinize, küçük alışkanlıklarınızla iÄŸne ile kuyu kazarak ve aslında bütün gün bir sayfaya bakarak ve bunu yapmayı severek, hayal gücünüzü iÅŸleterek yaÅŸamayı göze alabiliyorsanız, yazarlık serüvenine giriÅŸebilirsiniz.”

Takılınca volta atmaya başlarım

“Yaptığım ilk iÅŸ, Hemingway’in öğüdüyle, önceki gün yazdıklarımı okumaktır. Bu beni hem romanımın havasına sokar hem de yazdıklarımı yeniden deÄŸerlendirme ÅŸansı verir. İyi mi, kötü mü olduÄŸuna hemen karar veririm: Gaddar bir günümdeysem hemen cart curt yırtar atarım. Bu yüzden de telli dosyalara yazarım.

Elimi korkak alıştırmamışımdır. Yırtmak en büyük eleÅŸtiridir. EleÅŸtirmenler bizim kitaplarımız çıktığı vakit, kenarından, köşesinden en fazla ‘kemirebilirler’ ama biz yazarlar, onlar bizi öldürmesin diye daha baÅŸta cart diye yırtarız. Yazarlığın temel sırlarından biri yırtıp atmak, biraz daha iyi bir sayfaysa silip deÄŸiÅŸtirmektir.”

Güzel cümleyi yarına sakla

“Bütün mesele odur iÅŸte… İlk cümleye baÅŸlayabilmek… O güne iyi baÅŸlamak, o günün ilk cümlesini bir an evvel yazabilmek… Yine üstadımız Hemingway’in çok güzel bir öğüdü vardır bu konuda:’AkÅŸam gün biterken yazılacak iyi bir cümleniz varsa onu yazmayın. Onu ertesi sabaha bırakın ki, sabah hemen yazmaya baÅŸlayabilesiniz’ der. Buna uymuÅŸumdur. Yani ‘Ahmet kapıyı açtı, elinde tabancası vardı. Korkuyordu’ cümlesi hazırsa onu yazmam, ertesi sabaha bırakırım. Sabah da, önceki gün yazdıklarımı okuyup hemen o cümleyi oraya oturturum.

Çok yazdım, kesin kötü oldu

Bu cümleyi yazdıktan sonra genellikle ikincisi, üçüncüsü gelir. Sanki cümleler size kendilerini sunarlar. Olaylar ‘Ben de olmak istiyorum, ben de olmak istiyorum’ diye bağırırlar; cümleler ‘Ben de gözükeyim’ diye yalvarırlar. O sahneleri, o karakterleri aslında aylarca, yıllarca düşünmüşsünüzdür ama onların cümleye geçmesi sanki var olmaları anlamı taşır.

Genellikle beÅŸ-altı cümle yazdıktan sonra takılırım. Çünkü o bana çok gelir. Çok yazdığıma göre mutlaka bir yerde gevÅŸeklik yapmışımdır. Kötü bir ÅŸey yazmışımdır. ‘Dur ÅŸunu yeniden okuyayım’ derim. Okurum. Mutluluktan ve bu gerginlikten ayaÄŸa kalkar, yürümeye baÅŸlarım. Bütün gün yaptığım asıl iÅŸ budur iÅŸte.

Volta atarım. Ben hapiste yatmadım ama Türk edebiyatından ve filmlerden volta atmayı bilirim. Birçok Türk yazar hapislerden yetiÅŸtiÄŸi için volta atarak çalışmıştır. Benim günümün çoÄŸu da sayfa üzerine bir ÅŸeyler yazmakla deÄŸil, volta atmakla, yani evin içinde disiplinli bir ÅŸekilde bir yerden bir yere hızlı hızlı gidip gelmekle geçer. Bir koridor voltam vardır, uzun. Bir de salon voltam vardır, daha kısa… Karıştıra karıştıra günü doldururum.
Volta atarken romanıma bundan sonra girecek isimleri düşünürüm, onların etrafında yürüdüğümü düşünürüm. Cümleyi içimde hissetmiÅŸimdir. Onu yazmak için büyük bir istek duyarım.”

Birden dökülüverirler

“Ruhum harekete geçemiyorsa, kendini çok engellenmiÅŸ ve kötü hisseder. Ezilir sanki. O zaman hiç olmazsa vücudum hareket etmek ister ve yürümeye baÅŸlarız. Yürürüm… Yürürüm… Cümlenin etrafında da döndüğümü, sağını solunu kurduÄŸumu düşünürüm. En sonunda o cümle bana gelir ve onu yazarım. Yalnız o cümleyi deÄŸil; aÄŸacı sallayınca bir armut yerine beÅŸ-altı armut dökülmesi gibi, beÅŸ-altı cümle birden dökülür. Onları toplarım. Memnunumdur, yorgunumdur. Tekrar volta…

Matematik problemi çözen bir lise öğrencisi gibi bir buzdolabını karıştırırım, bir yazı okurum. Kafam dinlenir. Sonra kafamın orduları tekrar toparlanmaya baÅŸlar. Tekrar bir aÄŸaç sallanır. Tekrar volta… Zaman böyle geçer. Yazma sürem kısıtlıdır. Vaktimin çoÄŸu onun etrafında orduları toplamak ve düşünmekle geçer.”

Baba, kitabın çıkmış, gördüm

“Artık ne yazık ki eskisi kadar heyecanlanmıyorum. Eskiden mesela ‘Cevdet Bey ve OÄŸulları’nı ilk defa vitrinde gördüğümde ne kapağını biliyordum ne de nasıl dizildiÄŸini…

Şimdi ise itiraf edeyim, her şeye karışıyorum. Ukalalığımla kapağa da içeriğine de karışıyorum. O yüzden de kitabı elime aldığımda hiç şaşırmıyorum.
Bu sefer hayret eden kızım oldu. ‘Benim Adım Kırmızı’yı kızıma ithaf etmiÅŸ, kahramanına da onun adını vermiÅŸtim. Bir gün bir kitapçıda el yazısı ile ‘Orhan Pamuk’un yeni romanı çıktı’ yazısını görmüş. TelaÅŸla bana telefon etti. ‘Baba kitabın çıkmış, gördüm’ dedi. Sevinerek zıplamaya baÅŸlamış. Artık yeni kitap heyecanımı kızıma devrettim.”

Mutlaka kahvem ve mide ilacım

“Benim Adım Kırmızı’yı bitirirken bir ara çok yoruldum. Öyle dönemlerde hatalarımız, küçük kusurlarımız bize dünyanın en büyük felaketleri olarak görünür. Bunlara tahammül edemeyeceÄŸimi, rezil olacağımı ve herkesin ‘Gördün mü, neler saçmalamış’ diye bana bakacağını düşündüğüm bir dönemimdeydim. Romanın son düzeltmeleri üzerinde çok çalışmıştım. Kendime bir eÄŸlence aradım. Onun ne olduÄŸunu biliyordum.

Bir arkadaÅŸla Steven Spielberg’in ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ filmine gittim. Sinema aÄŸzına kadar doluydu, ön sıraya oturdum. Neredeyse perde beni kuÅŸattı. Dolby sinema sarsıldı, müzik bütün vücuduma sızıp dolaÅŸtı. Ben filmin içindeydim sanki, o savaşın, o korkunç dehÅŸetin içindeydim. Ve dehÅŸet de çok güzeldi. Kendimi unutmuÅŸtum. Filmi seyrederken o kadar mutlu oldum ki sonunda bu, bir mutsuzluÄŸa dönüştü. Çünkü o anda sinemanın romandan daha üstün bir sanat olduÄŸunu düşündüm. Çünkü sinema en yorgun, en yıkık anımızda bile bizi içine alabiliyor. Bizi teselli edebiliyor. Bize dünyayı unutturabiliyor.”

İlaç, sigara ve kahve

“Masamdaki mide ilaçları yazarlığımın küçük törenlerinden biridir. Yazarken ara sıra aÄŸzıma bir tane mide ilacı atarım. Cümle istediÄŸim gibi olmamışsa midemde asit salgılaması artar çünkü… Bir hap belki midemin iÅŸine yaramaz ama kafama yarar.

Yıllarca sigara içtim, gittikçe de çok içiyordum. Bir elimde sigara, bir elimde dolmakalem vardı. Ve bundan korkmaya baÅŸladım. Ölüme dört nala gittiÄŸimi fark edip sigarayı irade ile bıraktım. Ama kahve içmeye devam ediyorum. O da bir küçük törenciktir. Masamdan kalkarım, kahveyi bastırırım. ‘Kara Kitap’ta da yazdığım gibi, sabırsız adamın anlamsızca buzdolabını karıştırması, sanki birisi yeni bir ÅŸey koymuÅŸ gibi, boÅŸ boÅŸ içine bakması, tekrar yürümesi, tekrar kahve makinesi, bütün bunlar yazarın vazgeçilmez alışkanlıkları, günlük törenleridir.”

Bütün dünya ‘Yaz artık’ diye bağırır

“Geçen yaz ıssız bir adadaydım ve günde 12 saat çalışıyordum. Çok da memnundum. Adaya çekildiÄŸim zaman romanımdan baÅŸka bir ÅŸey düşünmem. Kimse beni aramaz. Beni görmez. Telefonları baÅŸkası açar. Dünyadan kopmuÅŸumdur. Ama o zaman insan kafası, ruhu bir lokomotif ÅŸeklini alır; hızla yeni fikirler üreterek, fikirleri birbirine katlayarak, zincirleri birbirine birleÅŸtirerek durmaksızın düşünür. Yazacağım ÅŸeyler, ben olurum; kitap sanki bana dönüşür. Düşüncelerle birleÅŸirim.

Sabah kalkar duşa girerim, her yerime su değil, romanın düşünceleri akar, denize girerim, sırt üstü yatar düşünürüm. Sanki deniz, romanımın bir parçası olmuştur. O zaman verimliliğim olağanüstü artar.

Gece 9.30′da yatıp, sabah 3.30′da kalkıyordum bir dönem… Sabah 10′a kadar yalnızca kahve içerek ve olaÄŸanüstü yazıyordum. Böyle sessiz bir ortamda sanki bütün dünya sana ‘Yaz artık. Yaz’ diye bağırır, ‘Görüyorsun. Bir zamanlar zor zannettiÄŸin ÅŸey ne kadar kolay’ der. DoÄŸa da hayat da basittir. Her ÅŸey yalandır, her ÅŸey senin yazmam içindir ve siz yazmaya devam edersiniz.”

Telefonun fişini çekerim

“Genellikle cevap vermem. FiÅŸini çekerim. İsteyen bana faksla ulaşır. Bir zamanlar telesekreter kullanıyordum. Ama o da bana Gabriel Garcia Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ta bahsettiÄŸi oturağı hatırlatıyor. Orada çok kalabalık bir ailenin tek bir helası vardır. Herkes sabah helaya gitmek için kuyruk olur. Bunu da herkese oturak vermekle çözerler. ‘Ama oturak da sorunu çözmedi, sadece erteledi’ der Marquez; ‘Çünkü akÅŸam bu kez de oturağı boÅŸaltma kuyruÄŸu oluyordu.’

Telesekreter de öyledir. Cevap makinesine not bırakanları geri ararsınız, çoÄŸunlukla bir seferde bulamazsınız. ‘Kusura bakma seni arayamıyorum, benimle konuÅŸmak istemiÅŸsin ama aslında konuÅŸacak bir ÅŸey yok’ demek için peÅŸinden koÅŸarsınız. Bu, sorunu çözmez. Yalnızca erteler ve büyütür. Onun için telesekreter de kullanmıyorum.”

Kalemin boş kartuşlarını saklarım

“KartuÅŸlu dolma kalem kullanıyorum. BoÅŸ kartuÅŸları da saklıyorum, tıpkı bir avcının boÅŸ kovanları saklaması gibi… Çünkü kartuÅŸu boÅŸaltmak, bana çok yazdığımı, yol aldığımı gösterir. Yazım, düzeltile düzeltile biraz arapsaçına döner. O haliyle yayınevine yollarım. Åžimdi daha ‘ünlü’ bir yazar olduÄŸum için yayınevindeki arkadaÅŸlar saÄŸolsunlar nazımı çekiyorlar. O el yazısı sayfaları İletiÅŸim Yayınları’nın Avrupa ÅŸampiyonu dizgicisi Hüsnü Abbas dizer. En okunmaz yazımı okur ve çok büyük süratle yazar. Bazen ben yazmasam bile onun romanı iyi yazdığını hayal ederim.”

Bir roman nasıl başlar?

“Bir roman bir düşünceyle baÅŸlar. Derim ki kendi kendime, ‘Resimle ilgili, nakkaÅŸlarla ilgili bir roman yazayım’. Bu, genel düşüncedir. Ama bir de bunun tomurcuÄŸu mu desem, bir sahnesi, bir anı, bir durumu, bir kahramanı, hayata baÄŸlı bir yanı vardır. Bu ikisi birbirine denk düşmeyebilir. Ama ne zaman ki bu fikirle gelen bir kahramanı merdivenlerden inerken görürsünüz ya da bugün söylediÄŸiniz bir cümle o zamana cuk oturur, ne zaman bir ayrıntıyı içinizde hissedersiniz, roman iÅŸte asıl orada baÅŸlar ve onu yazmaya koyulursunuz.
Romanın bir de bilgi edinme süreci vardır. Mesela ‘Benim Adım Kırmızı’ için ben ta 1990′da kütüphaneye girmiÅŸim. Defterimin ilk sayfasında ÅŸu not var:
‘1 Haziran 1990… İran ve Türk minyatür sanatı üzerine bazı kitaplar istedim. Kitapları kütüphane memuru raflardan bulup getirmeye gitti.’
Masada beklerken kendi kendime bu notu almışım. O gün kitapları okumaya baÅŸladım ve roman tam dokuz yılda çıktı.”

Çalışırken eve müzik girmez

“Müzikle, aÅŸk ve nefret iliÅŸkim var. Müzik benim için bir teselli aracı… Diyelim ki hayatta yenilmiÅŸimdir, kederliyimdir, iÅŸler istediÄŸim gibi gitmemiÅŸtir; o zaman müziÄŸi açarım. Müzik beni defterlerimden uzaklaÅŸtırır. Teselli eder. Son derece tutucu ve yararcı bir müzik anlayışım vardır. Bana ilham verip coÅŸturmaz. Verse bile verdiÄŸi ilham, asla yazıya dönüşmez. Onun için müziÄŸi olduÄŸunca hayatımdan uzak tutuyorum. Çünkü yazım için gereksindiÄŸim ÅŸey, teselli deÄŸildir; biraz saldırgan, muzır, giriÅŸken bir ruh halidir; kimsenin girmeye cesaret edemediÄŸi bir topraÄŸa girip orayı ele geçirme durumudur. Böylesine muzır, giriÅŸken, saldırgan, yırtıcı, haksızlık etmeyi göze alabilen, adil olmaktan çok, atak olan, baÅŸkalarının canını yakabilen bir ruhun, müziÄŸe ihtiyacı yoktur. Bilakis benim yazdıklarımı okuyacak olanların müziÄŸe ihtiyacı olabilir diye düşünürüm. Ben müzik dinlersem baÅŸkalarında bu isteÄŸi uyandıramam.”

Günde bir sayfa

“20 senedir yazıyorum. Yazdığım sayfa sayısını topladım, böldüm, çarptım. Hesabıma göre senede 300 güne yakın çalışıyorum ve 170-180 sayfa yazıyorum. Demek ki ben aslında günde 0,75 sayfa yazıyorum. Bir sayfa yazamıyorum ama bütün günüm burada geçiyor. Tabii bazen şöyle oluyor: 15 gün uÄŸraşıp 10 sayfa yazıyorsunuz, sonra hepsini çöpe atıyorsunuz.”

Romanı bitirmek, liseyi bitirmek gibi

“O gün, lise bittiÄŸi gün ne olursa o olur. Birdenbire önünüzde dünyanın sınırsızlığı açılır; hem mekan hem zaman olarak… Yapılacak ÅŸeyler birikmiÅŸtir. ‘Bitirince yapacağım’ diye ertelediklerinizle bir baÅŸ dönmesi yaÅŸarsınız. Hayat olaÄŸanüstü güzeldir. Herkes niçin gülümsemiyor diye ÅŸaÅŸarsınız. Ama bu, üç gün sonra geçer ve bakarsınız ki o üç gün doÄŸru düzgün bir ÅŸey yapmamışsınızdır. Çünkü kendinizi sıkmamışsınızdır. Hepsinden, bir ucundan yarım yamalak tatmışsınızdır.”

 

Kaynak: Milliyet / Can Dündar

KendiniGelistir.Com tavsiyesi
Uyurken dinlenebilen, ücretsiz kişisel gelişim, kilo verme, sigara bırakma, hipnoz mp3leri. Deneyenlerin yorumları oldukça ilginç! hayatimdegisti.com'da...
Bu yazı en son 16 May 2008 tarihinde; bugün "1", toplamda ise "1,637." defa okunmuştur.
OOOOO
4 oy - Sonucları görmek icin oylayin!

Bu yazıyı okuyanlar, bunları da okumalı :
  • 12 büyük iÅŸadamı baÅŸarının sırlarını tek cümlede anlattı!
  • Maç bitmeden yenilmiÅŸ sayılmazsın! (Video)
  • “İş”te baÅŸarının förmülü!
  • Özgüven ve kendini deÄŸerli hissettirmek!
  • En baÅŸarılı 90 öğrenci!
  • “Her baÅŸarının altında “disiplin” vardır” için 1 yorum
    • 1 Kadriye
      06 Aralık 2006, 17:09

      Bu yazıya ne gerek var, “NOBEL her ÅŸeyi affeder mi ?”
      Ben hiç bir ÅŸey anlamadım ,bu yazarın yazdıklarından.Ama asıl Can Dündar’ı beÄŸenirdim ÅŸimdiye kadar , yazacak baÅŸka kimse kalmadı mı? “Düşünce özgürleri-liberallerden” biraz da “kızılderili, aborijin, afrika yerlisi, karabaÄŸ azerilerini, ırak’lıları” yok edenler için bir ÅŸeyler yazmalarını bekliyorum hala…

    Yorum Yapın