Peter Drucker’ın Hayatındaki 7 Önemli Ders
Peter Drucker’ın Hayatındaki 7 Önemli Ders
Melih ARAT
Liseyi bitirip memleketim Viyana’dan pamuk ihracatçısı bir ÅŸirkete stajyer olarak gittiÄŸimde henüz 18 bile deÄŸildim. Babam bu yaptığımdan hiç memnun olmadı. Ailemiz uzun süredir bürokratlar, profesörler, avukatlar, doktorlar çıkaran bir aileydi. Dolayısıyla babam benim bir üniversite öğrencisi olmamı istemiÅŸti, bense Latince öğrendiÄŸim sıkı bir lise evresinden sonra yorulmuÅŸtum ve çalışmak istiyordum. Ancak babamı mutlu etmek için Hamburg Üniversitesi’nin Hukuk fakültesine de kaydoldum.
O yıllarda Avusturya’da ya da Almanya’da bir öğrencinin düzenli okula gitmesi gerekmiyordu. Yapılması gereken tek ÅŸey, hocaların imzalarını kayıt defterine geçirilmesiydi. Bunun için öğretim üyelerinin sekreterlerine usulüne uygun ÅŸekilde ricada bulunmak imzaları almak için yeterliydi. Hiç gece dersi yapılmadığından ve gündüzleri de iÅŸe gittiÄŸimden tek bir derse bile girememiÅŸtim. Buna raÄŸmen hala iyi bir öğrenci olarak kabul ediliyordum. Bütün bunlar modern zamanlardaki insanlara aykırı gelebilir, fakat o günlerde bunlar çok normaldi. Üniversiteye girmek için lise mezunu olmak yeterliydi. Üniversite diploması almak için gerekli olanlar, küçük bir miktar olan üniversite harçlarını ödemek ve dört yılın sonunda bitirme sınavını geçmekti.
Stajyer olarak çalışmak son derece sıkıcıydı ve çok az ÅŸey öğrenmiÅŸtim. İş sabah yedi buçukta baÅŸlıyor ve saat dörtte bitiyordu; Cumartesi günleri ise 12′de özgür kalıyordum. Bol bol zamanım vardı. Hafta sonları Avusturya’dan iki stajyer arkadaşımla otostop çekerek Hamburg yakınlarındaki kasaba ve köylere giderdik, resmi olarak öğrenci olduÄŸumuzdan öğrenci yurtlarında ücretsiz olarak kalırdık. Hamburg’un ünlü ÅŸehir kütüphanesi de, iÅŸyerimin yanı başındaydı. Üniversite öğrencilerinin de istedikleri kadar kitap alma hakkı vardır. Yaklaşık 15 ay boyunca İngilizce, Almanca ve Fransızca’dan sayısız eseri hiç durmaksızın okudum.
İlk Ders: Mükemmele ulaşmak bir kez daha dene, kaç yaşında olursan ol!
Daha sonra haftada bir operaya giderdim. Hamburg Operası, ÅŸimdi olduÄŸu gibi o zaman da dünyanın en ünlü operalarındandı. Her hafta operaya gidecek kadar çok maaÅŸ almıyordum, ama operalar da üniversite öğrencileri için ücretsizdi. Yapmanız gereken tek ÅŸey opera baÅŸlamadan bir saat önce oraya gitmekti. Gösteri baÅŸlamadan önce satılmayan ucuz biletler üniversite öğrencilerine ücretsiz verilirdi. Operaya gittiÄŸim akÅŸamlardan birinde, İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi’nin 1893′te yazdığı son operayı ?Fallstaff?ı dinledim. Åžu sıralar son derece popüler olsa da 1930′lardan önce seyrek olarak sunulan bir opera eseriydi. Hem operayı söyleyenler, hem de dinleyenler için zor bir eserdi. Viyana’da yetiÅŸmiÅŸ bir genç olarak oldukça iyi bir müzik eÄŸitimim vardı. Birçok opera dinlemiÅŸ olmama raÄŸmen, bunun gibi bir ÅŸey daha önce duymamıştım.
Bir araÅŸtırma yaptığımda beni son derece ÅŸaşırtan bir ÅŸey buldum. Bu opera; neÅŸesiyle, yaÅŸam için verdiÄŸi müthiÅŸ zevkle, inanılmaz doÄŸallığıyla seksen yaşında bir adam tarafından yazılmıştı. 18 yaşında biri olarak, seksen yaÅŸ benim için inanılmaz bir yaÅŸtı. Daha sonra Verdi’nin kendisi için yazdıklarını okudum.
Fallstaff’ı yazmasından sonra ona şöyle sormuÅŸlardı:
?Bu seksen yaşınızda, opera dünyasında yüzyılın en büyük bestecilerinden biri kabul edilmenize rağmen, niçin çılgınca bir çalışmayla yeni bir opera yazdınız ve niçin bu kadar sınırları zorlayan bir tane??
Verdi şöyle cevap vermiş:
?Bir müzisyen olarak tüm yaşamım boyunca mükemmelliği kovaladım. O ise her seferinde benden sıyrılmaya çalıştı. Seksen yaşında da olsam onu bir kez daha yakalamaya çalışmayı denemek boynumun borcuydu.
Bu sözleri hiçbir zaman unutmadım. Bende silinmeyen bir etki bıraktı. Verdi, on sekiz yaşındayken eÄŸitimli bir müzisyendi. Bense on sekiz yaşında ne olacağımı bilmiyordum, sadece pamuk ihracatında bir baÅŸarı abidesi olacaÄŸa benzemiyordum. On sekiz yaşında, olgunlaÅŸmamış, acemi ve bir on sekiz yaşındaki bir gencin olabileceÄŸi kadar toydum. Otuzlu yaÅŸlarımın başında nede iyi olduÄŸumu ve hangi alana ait olduÄŸumu biliyordum. Ancak ne iÅŸ yaparsam, yapayım, Verdi’nin sözleri benim kutup yıldızımdı.
İleri yaşıma bile gelsem, vazgeçmeyecektim. Mükemmeliyet için çalışacaktım, ne kadar kovalarsam, kovalayım onun benden kaçacağına emin olsam da?
İkinci Ders: İnsanların deÄŸil, Allah’ın dikkatini çekecek kadar mükemmel bir iÅŸ yap!
AÅŸağı yukarı aynı sıralarda, Hamburg’da stajyer olarak çalışırken ?mükemmelliÄŸin? ne anlama geldiÄŸine dair bir hikaye daha okumuÅŸtum. Bu hikaye, Antik Yunan’ın en büyük heykeltıraşı Phidias’ın hikayesiydi. Milattan önce 440 yılında yaptığı anıtlar 2400 yıl sonra günümüzde dahi Atina’da Parthenon’un tepesinde ayaktadır. Bugüne kadar bunlar Batı geleneÄŸinin en büyük heykeltıraÅŸlık eserleri sayılmıştır. Phidias dünyanın en büyük heykeli olan Zeus heykelini kuyumcu gereçleriyle yapmıştır. Herkesin hayran kaldığı bu anıtlarla ilgili faturayı ÅŸehrin mali iÅŸler baÅŸkanına gönderdiÄŸinde, baÅŸkan ödeme yapmayı reddetmiÅŸtir.
?Bu anıtlar, Atina’nın en yüksek tepesinin üstündeki tapınağın çatısına dikilmiÅŸtir. Herkes önyüzünü görebilse de, arka yüzünü kesinlikle görememektedir ve sen bize hiç kimsenin göremediÄŸi arka kısımlarını da fatura ediyorsun.?
Phidias sert bir şekilde yanıt verir:
?Yanılıyorsun, Tanrılar onu görebilir.?
Bunu Fallstaff’ı dinledikten kısa bir süre sonra okumuÅŸtum ve çarpılmıştım. Daha önce böyle bir ÅŸey görmemiÅŸtim. Tanrı’nın fark etmesini istediÄŸim birçok ÅŸey yapmıştım, ama esas olan baÅŸka bir ÅŸeydi:
. İnsan, diÄŸer insanların beklenti sınırlarında deÄŸil, Allah’ın beÄŸeneceÄŸi, fark edeceÄŸi bir mükemmeliyet için çabalamalıydı.
İnsanlar, bana hangi kitabımı en iyi olarak kabul ettiÄŸimi sorduklarında, gülümseyerek şöyle derim: ?Bir sonraki.? Bunu sadece bir espri olarak söylemem. Verdi’nin opera yazarken ki ruhuyla söylerim, mükemmeliyet için bir kez daha denemek gerekir. Åžu anda (bu satırları yazdığı sırada seksen beÅŸ yaşında) iki yeni kitap üstünde çalışıyorum. Öncekilerden daha iyi olacaklarını umuyorum ve daha da önemlisi mükemmele bir parça olsun daha yakın olacak. (Bunlardan biri yayımlandı. Peter Drucker, 21.Yüzyıl İçin Yönetim Tartışmaları, Epsilon Yayınları, 2000)
Bir gazeteci olarak çalışmak
Birkaç yıl sonra, Almanya’ya Frankfurt’a taşındım. Bir borsa aracı ÅŸirketi için önce stajyer olarak çalıştım. New York Borsası’nın 1929′daki çöküşünden sonra aracı ÅŸirket iflas etti. Yirminci yaÅŸ günümde Frankfurt’un en büyük gazetesine, mali konularda ve dış iliÅŸkiler konusunda yazar olarak girdim. GeçiÅŸ yaparak hukuk öğrenciliÄŸime devam ettim. O yıllarda bir Avrupa üniversitesinden diÄŸerine geçiÅŸ yapmak çok kolaydı. Hala hukukla ilgilenmiyordum; ama Verdi ve Phidias’ın verdiÄŸi dersler aklımdaydı. Bir gazeteci, birçok konuda yazmak zorundaydı ve böylece yetkin bir gazeteci olabilmek için herk konuda bir ÅŸeyler öğrenmeye karar verdim.
Üçüncü Ders: Birçok konuda derinleş!
Çalıştığım gazete öğleden sonra bitmek zorundaydı. Sabahları altıda çalışmaya başlar ve öğlen ikiyi çeyrek geçe bitirirdik. Böylece kendimi öğleden sonraları ve akşamları çalışmaya zorladım: Uluslararası ilişkiler, uluslararası hukuk, sosyal ve yasal kurumlar tarihi, finans ve diğerleri. Zamanla hala kullandığım bir sistemi geliştirdim. Her üç ya da dört yılda bir yeni bir konu seçerim; bu bazen istatistik olur, bazen ortaçağ tarihi, bazen Japon sanatı, bazen de ekonomi. Üç yıllık bir çalışma bir konunun uzmanı olmaya yetmez, ama anlamak için yeterlidir. Böylece son altmış yıldır, belirli bir dönemde tek bir konuyu çalışmışımdır. Bu bana sadece bilgi kaynağı olmamıştır. Aynı zamanda beni yeni disiplinlere, yeni yöntemlere ve yeni yaklaşımlara açık olmaya itmiştir.
Dördüncü Ders: İyi yaptıklarını, yapamadıklarını bil ve gelecek yıl için iyileştirme planı yap!
Kendimi uzun süre entelektüel olarak ayakta tutmama yol açan dördüncü dersi, Avrupa’nın önde gelen baÅŸ editöründen almıştım. Editör kadrosu oldukça genç insanlardan oluÅŸuyordu. Yirmi iki yaşında, yardımcı yönetici editörlerden biri olmuÅŸtum. Bunun nedeni çok iyi olmam deÄŸildi, hiçbir zaman birinci sınıf bir gazeteci olmadım. Ama 1930′lu yıllarda otuz yaşın üstünde bu tür bir konum için uygun kimse kalmamıştı; hemen hepsi I. Dünya Savaşı’nda ölmüştü. Son derece yüksek ve sorumluluk gerektiren konumlar, benim gibi genç insanlar tarafından dolduruluyordu. Bu durum Pasifik savaşı’ndan on yıl kadar sonra 1950′lerin sonlarına doÄŸru gittiÄŸim Japonya’da da aynıydı.
O sıralar ellili yaÅŸlarında olan baÅŸ editörümüz genç ekibini disipline etmek ve eÄŸitmek için sonsuz uÄŸraÅŸ veriyordu. Her hafta her birimizle yaptığımız iÅŸi ele alıyordu. Yılda iki defa yılbaşından sonra ve tatil iznimizden önce Haziran’ın sonunda bir Cumartesi öğleden sonramızı ve Pazar günümüzü bir deÄŸerlendirme toplantısına ayırırdık.
Bu toplantılarda neler konuşulurdu:
Önce geçmiş altı ayı değerlendirerek geçiriyorduk.
Editörümüz her zaman iyi yaptığımız şeylerle konuşmaya başlardı.
Daha sonra iyi yapmaya çalıştığımız şeylerle konuşmaya devam ederdi.
Bir sonraki aşamada yeterince çalışmadığımız şeyler hakkında konuşurdu.
Son olarak da kötü yaptığımız ya da başarısız olduğumuz konuların eleştirisini yapardı.
Son iki saatimizi gelecek altı aydaki işimizi öngörmeye ayırırdık.
Nelerin üstüne konsantre olmalıyız?
Neleri iyileÅŸtirmeliyiz?
Her birimizin öğrenmesi gerekenler nelerdir?
Bu toplantıdan bir hafta sonra, baş editörümüze izleyen altı ay için bir çalışma ve öğrenme programımızı her birimiz ayrı ayrı verirdik.
Bir önceki yılı değerlendirmek
Yaklaşık on yıl sonra, ABD’ye henüz geldiÄŸimde, bunları hatırladım. 1940′larda önde gelen bir fakültede öğretim üyesiydim, kendi danışmanlık iÅŸimi baÅŸlatmış ve büyük kitaplar yayımlamaya baÅŸlamıştım. Daha sonra Frankfurt’taki editörümün öğrettiÄŸini hatırladım. O zamandan beri, her yaz iki haftamı geçmiÅŸ yıldaki çalışmalarımı deÄŸerlendirmekle geçiriyorum. Önce iyi yaptığım ÅŸeyleri, sonra daha iyi yapabilecek olduÄŸum ÅŸeyleri, iyi yapamadığım ÅŸeyleri ve son olarak kötü yaptığım ya da yapamadığım ÅŸeyleri deÄŸerlendiriyorum. Böylece danışmanlık, yazarlık ve öğretim iÅŸlerindeki önceliklerimi belirleyebiliyorum.
Hiçbir zaman, AÄŸustos ayında yaptığım bu planları tam olarak uygulayamadım, ancak bu çalışmalar beni Verdi’nin ?mükemmeli yakalamak için çabala? düsturundan gitmeme yardım etti, mükemmel benden hep daha hızlı davranıp kaçtıysa da?
Beşinci Ders: Yeni bir göreve geldiğinde, yapman gerekeni öğren!
Bir sonraki öğrenme deneyimim birkaç yıl sonraydı. 1933′te Frankfurt’tan Londra’ya gittim, önce büyük bir sigorta ÅŸirketinin yatırımlar bölümünde analist olarak, daha sonra küçük ama hızlı büyüyen bir bankanın ekonomisti ve üç kıdemli ortağın genel sekreteri olarak çalıştım. Kurucu olan ortak yetmiÅŸ yaÅŸlarındaydı ve diÄŸer iki ortak otuzlu yaÅŸlarının ortalarındaydı. Önce iki genç ortakla çalıştım ve daha sonra yaklaşık üç ay sonra yaÅŸlı kurucu ortak beni ofisine çağırdı ve dedi ki:
?Sen buraya geldiğinde seni çok fazla dikkate almamıştım; hala da almıyorum. Ancak sen tahmin ettiğimden daha aptalsın; ve hatta sen hakkın olandan daha fazla aptalsın!?
Diğer iki genç ortaklar, hemen her gün beni göklere çıkarırken, bu ortak beni aptal bulmuştu.
Yeni bir göreve geldiğinde yapman gereken nedir
Yaşlı adam devam etti:
?Sen daha önce çalıştığın sigorta şirketinde çok iyi yatırım analizleri yapıyordun anlıyorum. Ama eğer biz senin yatırım analizi işine devam etmeni isteseydik, seni orada bırakırdık. Sen şu anda ortakların genel sekreterisin ve hala yatırım analizleri yapmaya devam ediyorsun.
Yeni işinde etkili olmak için şu anda ne yapıyor olman gerekirdi??
Çılgına dönmüştüm, ama yine de yaşlı adamın haklı olduğunu anlıyordum. Davranışımı ve çalışma şeklimi tamamen değiştirdim.
O zamandan beri, ne zaman yeni bir görev alsam, kendime şu soruyu sorarım:
?Yeni görevimde etkili olmak için ne yapmam gerekiyor??
Bu sorunun cevabı her seferinde farklı olur.
Yaklaşık elli yıldır danışmanım. Birçok ülkede birçok organizasyonla çalıştım. İnsan kaynaklarının en büyük israf yolu, başarısız terfilerdir. Yetenekli insanlar terfi ettikleri yeni konumlarında birer başarı abidesine dönüşmüyorlar. Bunlardan çok azı tamamen başarısız olur. Çok daha büyük bir miktarı, ne başarısız olurlar, ne de başarılı olurlar, sadece ortalama olurlar. Çok azı ise başarılı olur.
(yeni görevinde etkili olmak için ne yapması gerektiğini bulur ve onu yapar ve böylece)
On ya da on beÅŸ yıldır yetkin olan insanlar, ne olur da birden yetkinliklerini kaybederler? AÅŸağı yukarı bütün vakalarda gördüğüm, insanların benim Londra Bankası’nda yaptığım hatayı yaparlar. Yeni görevlerinde, onlara eski görevlerinden terfi etme yoluna açan iÅŸleri yapmaya devam ederler. Böylece yetkinliklerini kaybederler, çünkü yanlış ÅŸeyleri doÄŸru ÅŸekilde yapıyorlardır.
Altıncı Ders: Kararlarını, kararların beklenen sonuçlarını yaz ve sonra gerçekleşenle tahminlerini karşılaştır.
Birkaç yıl sonra, 1945′lerde İngiltere’den Amerika’ya 1937′de taşındıktan sonra, üç yıllık çalışma konularımdan biri olarak ?Erken Modern Avrupa Tarihi?ni seçmiÅŸtim, özellikle de beÅŸinci ve altıncı yüzyılları. O dönemde Avrupa’da iki hakim güç vardı. Bunlardan biri, Jesuitler, bir diÄŸeri ise Calvinistler idi.
Bu örgütlerden herhangi biri, kritik bir karar alıyorsa, beklediği sonuçları da yazmak zorundaydı. Dokuz ay sonra, gerçekleşen sonuçlarla tahminlerini de karşılaştırması gerekirdi.
Bu yöntem bir süre sonra,
kararı alan kişinin neyi iyi yaptığını ve
güçlü yanlarının neler olduğunu gösteriyordu.
Ayrıca
ne öğrenmesi gerektiğini ve
hangi davranışların değişmesi gerektiğini
neleri iyileştirebileceğini de gösteriyordu.
Sonuç olarak,
neye yeteneği olmadığını ve neden uzak durması gerektiğini,
neyi iyi yapamadığını da gösteriyordu.
Bu yöntemi son elli yılda kendim içinde kullandım.
Not: Bu kitabın Geri Bildirim Analizi isimli bölümünde Peter Drucker’ın bu yöntemi nasıl kullandığı da ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.
Yedinci Ders:
1949 Aralık ayında New York Üniversitesi’nde yönetim öğretmeye baÅŸlamıştım. Babam o sırada yetmiÅŸ üç yaşındaydı, California’dan bizi ziyaret etmeye gelmiÅŸti. Hemen yılbaşından sonra onun arkadaşı olan ünlü ekonomist Joseph Schumpeter’i ziyarete gittik. Babam emekli olmuÅŸtu, ama Schumpeter altmış altı yaşında hala Harvard Üniversitesi’nde ders veriyordu ve Amerikan Ekonomi DerneÄŸi’nin aktif baÅŸkanlığını yapıyordu.
1902 yılında babam Avusturya Maliye Bakanlığı’nda bürokrat olarak görevliydi ve üniversitede ekonomi öğretiyordu. Genç öğrenciler arasında en parlak olanı Schumpeter idi. Schumpeter, gösteriÅŸli, maÄŸrur, iÄŸneleyici bir kendini beÄŸenmiÅŸti; babamsa sessiz, nazik ruhlu, kendini yok gösterecek kadar alçakgönüllüydü. Çok farklı olmalarına raÄŸmen çok iyi iki dosta dönüşmüşler ve öyle kalmışlardı.
1949 yılında, Schumpeter çok farklı bir insandı. Altmış altı yaşında ve Harvard’daki son öğretim yılında, kendi şöhretinin doruÄŸundaydı. İki eski dost, eski günlerden konuÅŸarak harika vakit geçirdiler; ikisi de Avusturya’da yetiÅŸmiÅŸ ve çalışmışlardı ve ikisi de sonunda Amerika’ya gelmiÅŸlerdi. Schumpeter 1932′de babamsa dört yıl sonra. Sohbet sırasında babam aniden sordu:
?Joseph, neyle hatırlanmak istediğin hakkında hiç konuşuyor musun??
Schumpeter, bir kahkaha patlattı, öyle ki ben bile güldüm. Schumpeter’in otuz kadar kitabı yayımlanmıştı ve iki tanesi baÅŸ yapıt sayılabilecek iki ekonomi kitabıydı, Schumpeter zaten bunlarla ünlenmiÅŸti. Belki gençliÄŸinde sormuÅŸ olsaydık, muhtemelen Schumpeter, Avrupa’da kadınların en çok sevdiÄŸi adam, Avrupa’nın en iyi at binicisi ve dünyanın en büyük ekonomisti olarak hatırlanmak isteyecekti.
Schumpeter şöyle cevap verdi:
?Bu soru hala benim için önemli, ama artık bu soru için daha farklı bir cevabım var. Artık yarım düzine öğrenciyi, birinci sınıf ekonomistlere dönüştürmüş olmakla hatırlanmak istiyorum.?
Babamın yüzündeki hayret dolu ifadeyi görmüş olarak sözlerine devam etti:
?Biliyorsun, Adolph, artık kitaplarla ya da teorilerle anımsanmanın yeterli olmadığını bildiğim bir yaştayım. Birisinin yarattığı fark, eğer bir başka insanın yaşamında fark yaratmıyorsa, o kişi fark yaratmış sayılmaz.?
Babamın Schumpeter’i ziyaret etmesinin nedenlerinden biri de, Schumpeter’in hasta olması ve çok uzun yaÅŸamasının beklenmemesiydi. Gerçekten de bizim ziyaretimizden beÅŸ gün sonra Schumpeter öldü.
Bu konuşmayı hiç unutmuyorum. Bu konuşmadan üç şey öğrendim:
? İnsan öldükten sonra neyle hatırlanmak istediğini kendine sormalı.
? Bu sorunun cevabı yaşlandıkça, olgunlaştıkça, dünya değiştikçe değişmeli.
? Hatırlanmaya değer olan, birinin başkalarının yaşamlarında yarattığı (olumlu) farklardır.
Not: Peter Drucker’ın Hayatındaki 7 Ders, Peter Drucker’ın Isao Nakauchi ile yaptığı mektuplaÅŸmalardan oluÅŸan bir kitap olan Drucker on Asia’dan derlenmiÅŸtir (Drucker on Asia, Butterworth Heinemann, Boston, 1997, sf. 102-110).
****
Peter Drucker’ın hayatındaki yedi dersi ilk olarak 1997 yılında okuduÄŸumda çok etkilenmiÅŸtim.
Kitabın bir incelemesiyle birlikte, bu yedi dersin yukarıdakinden daha kısa bir özetini GYİAD’ın DeÄŸiÅŸim dergisi için hazırlamıştım. Ne var ki, o zaman GYİAD’ın dergisinden sorumlu olan Yönetim Kurulu Üyesi Hüsamettin Beyazıt, yazıyı uzun bularak kendi kafasınca kısaltarak çok önemli olan yukarıdaki bölümü çıkartmıştı.
****
Yukarıdaki metni açıklamaya ve yorumlamaya çok gerek yok aslında, ama yine de birkaç konuyu vurgulamak istiyorum.
Yönetim dünyasında otoritelerin otoritesi sayılan Peter Drucker, liseden hemen sonra çalışmayı tercih ettiyse de okumayı hiç bırakmamış. Kütüphaneler bitirdiÄŸini tahmin ettiÄŸim Peter Drucker’ın baÅŸarısı önemli ölçüde çalışmaya baÄŸlıdır.
Liseden sonra Viyana’dan niçin Hamburg’a gittiÄŸini bilmiyoruz. Pek ala Viyana’da bir stajyerlik bulabilirdi. Ancak kendi ayakları üstünde durmak ve belki de ailesinin ÅŸemsiyesinin altında artık çıkmak ve kendi kanatlarıyla uçmak üzere ayrılmıştı.
Yukarıdaki metinde üniversiteyi ve hukuk disiplinini hafife alan deyimler olsa da, Peter Drucker, uluslar arası hukuk konularında dahi otuz yaşından önce ders verecek kadar bu konuları da çalışmıştır.
Peter Drucker’ın yaÅŸamında anlaşılan o ki sanat da önemli ölçüde yer almaktadır. Hamburg’da bulunduÄŸu sırada haftada bir operaya gittiÄŸini dikkate alacak olursak, kiÅŸisel geliÅŸim konusuna kafayı takmış olanların sürekli olarak tiyatro, opera, konserler, dans gösterisi gibi etkinliklerden kafalarını çıkarmaması gerektiÄŸini söyleyebiliriz.
Peter Drucker’ı sıra dışı yapan bir özelliÄŸi de, araÅŸtırmacılığı ve takipçiliÄŸi. Verdi’nin Fallstaff’ına gidip ?vay be? deyip bırakabilirdi, ama o kütüphanelere gidip Verdi ile ilgili yazılmış kitapları, söyleÅŸileri okumayı tercih etti.
Peter Drucker’ın hayatındaki önemli kavramlardan bir tanesi de coÄŸrafi hareketlilik.
Hamburg’dan Frankfurt’a, Frankfurt’tan Londra’ya, Londa’dan New York’a, New York’tan California’ya gitmiÅŸ. Bu arada Japonya’da 1950′lerin sonunda kaldığını biliyoruz. Peter Drucker’ın biyografisini okumuÅŸ biri olarak söyleyebilirim ki, Peter Drucker her gittiÄŸi ÅŸehirde hediyesini almış. Hamburg’a gitmeseymiÅŸ belki de Fallstaff’ı çok genç dinleyecekmiÅŸ. Hamburg’a gitmeseymiÅŸ, hayatımın yedi öğrenmesinden biri dediÄŸi dersi editöründen alamayacakmış. Londra’ya gitmeseymiÅŸ eÅŸi Dorothy ile evlenemeyecekmiÅŸ. Amerika’ya gitmeseymiÅŸ danışmanlık kariyeri belki de baÅŸlamayacakmış.
Dünya üstünde ya da bir ülke içinde şehir değiştirmeden geçirilen bir yaşamda karşılaşılan iş ve öğrenme fırsatları, anlaşılan o ki, çok daha az.
?T? tipi öğrenme diye bir kavram kullanıyorum. T tipi öğrenme, belirli bir konunun tarihi geliÅŸimini bilmeyi (T’nin dik çizgisi) ve konuyu geniÅŸlemesine bilmeyi (T’nin üst yatay çizgisi) gerektiriyor. Çocuk doktorları için T tipi öğrenme, hem çocuk doktorluÄŸunun tarihi geliÅŸimini bilmeyi, hem de genel olarak çocuk doktorluÄŸunu bilmeyi kapsıyor. EÄŸer bir insan yaÅŸamına, birden fazla konuda T tipi öğrenme sığdırabiliyorsa, o insan içine girdiÄŸi birçok alanda yaratıcı olabilir. Çünkü yaratıcılık, temelde farklı alanlardaki bilgilerin baÄŸlanarak yeni bilgi üretme sürecidir. Yine farklı alanların tarihsel geliÅŸimini bilme, geleceÄŸi de okumaya yardım eden önemli girdilerden biridir. Tarihin her hangi bir dilimi, ondan önceki dönemler için gelecektir. ÖrneÄŸin, 1950 yılı, 1900 ya da 1850 için gelecektir. Peter Drucker gibi belirli bir alanın tarihini çalışmak, baÅŸka alanların geliÅŸimini öngörmek için benzetim yapmaya fırsat verir. Gelecekte ne olacağını bilmek ise, dünyadaki en önemli bilgilerdendir.
Melih Arat kimdir?
Melih Arat, 21. Yüzyıl İçin Yönetim, Yönetimin Yazılı Olmayan Kuralları, Yönetimin GeleceÄŸi isimli kitapların yazarı; DeÄŸiÅŸimin Liderleri isimli kitabın editörü, Öğrenen Organizasyonlar isimli kitabın eÅŸ yazarıdır. Kalite DerneÄŸi’ne de Danışmanlık yapan Arat, Dokuz Eylül Üniversitesi Sürekli EÄŸitim Merkezi’ nde yüksek lisans sertifika öğrencilerine Öğrenen Organizasyonlar ve Teknoloji Yönetimi dersleri vermektedir. Melih Arat düzenli olarak Milliyet, Finansal Forum, Dünya ve Zaman gazetelerinin insan kaynakları sayfalarına makale ve köşe yazıları yazmaktadır.
Uyurken dinlenebilen, ücretsiz kişisel gelişim, kilo verme, sigara bırakma, hipnoz mp3leri. Deneyenlerin yorumları oldukça ilginç! hayatimdegisti.com'da...





Bu yazıyı okuyanlar, bunları da okumalı :



21 Åžubat 2007, 14:31
Merhaba,
Gercekten cok guzel bir yazi. Boyle basarili insanlarin hayatlarini okumak bana sevk veriyor. Onlarin yillardir edindigi tecrübeleri biz eger uygulayabilirsek bir kac ayda elde edebiliriz. Bu bir mucize gibi birsey. Bir cok insanin basari oykusunu okuyup onlarin izledigi methodlari izlemek bize bir degil onlarca tecrube katacak. Bu cok guzel birsey. Benim icin tek sorun bunlari hayata gecirememek. Ya irade sorunundan yada zamani iyi degerlendirememekten, yada kendine soz gecirememekten…
Zamani nasil daha verimli kullanabilecegimiz konusunda da bir yazi yazarsaniz cok sevinirim,
Tesekkur ederim
02 Mayıs 2007, 22:07
Gerçekten çok teşekkür ederim. Böyle müthiş bir yazı daha once okumamıştım. Bana çok şey öğrettiniz bu yazıyla.
Tekrar teşekkür ederim.
16 Ekim 2007, 12:46
muhteşem.. çok çok teşekkür ederim. çok ufuk açıcı ve zenginlik kazandırıcı.
23 Aralık 2007, 13:14
yararlandığım bir yazı oldu
28 Aralık 2007, 13:05
Sanırım bu herÅŸeyi bilmeyi arzulama arzusu ölene kadar bitmeyecek.Ne mutlu öğrenmek,araÅŸtırmak ve merak etmekten keyif alan insanlara.Çok motive edici bir yazı.TeÅŸekkürler…
05 Mayıs 2008, 10:42
güzel bir yazı işime yaradı