KendiniGelistir.Com » Savur düşüncelerini polenler gibi hayata!
MOTIVASYON MESAJINIZ:
Yaşamak, kendi kendini adam etmektir. Zeka ve bilgiyi kullanarak, etinden kemiğinden kendi heykelini yapmaktır. - Goethe

Savur düşüncelerini polenler gibi hayata!

29 Şubat 2008 | Özgür ŞAHİN | Kategori: Başarı Yazıları |

Bezemeyen!Sana benzemeyeni seveceksin…
Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.
Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.
Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.
Sonra sessizlik…
Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.
Ağır bir yük ruhum bazen bana.
Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.
İnsanlar birbirinden ne kadar deÄŸiÅŸik, ne kadar farklı…
Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.
Her birinin ruhu, zihni, duygusu, düşüncesi diğerinden farklı böyle büyük bir kalabalığı yeryüzüne yerleştirmenin, her birini bir diğerine muhtaç ve bağımlı yaşatmanın, kendilerine hiç benzemeyen insanlara karşı onlara sevgiler, şefkatler ve nefretler yüklemenin, onların her birini kalın sır örtülerinin ardına saklayıp birbirlerini anlamalarına engel olmanın amacı ne?
Ne istiyor tanrı bizden?
Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?
Parmak uçlarımız bile farklı.
Åžu küçücük parmak uçları…
Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?
Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.
Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.
Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.
BaÅŸka izler bırakmamızı…
Bütün bu dinler, ırklar, milletler, tarih boyunca hayatı “tekleÅŸtirmek”, herkesi birbirine benzetmek isterken, tanrının bütün yarattıklarında açıkça görülen buyruÄŸu onların isteÄŸiyle uyuÅŸmuyor.
“Farklı olun” diye buyuruyor tanrı.
“Birbirinize benzemeyin.”
Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?
Tanrıdan deÄŸil, dinden de deÄŸil… Ama dini kavrayış biçimimizden kuÅŸkulanmamız gerekiyor sanırım.
Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.
Her bir parmak ucunu bile diÄŸerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, “birbirinize benzeyin” demek tanrının buyruÄŸuna da karşı gelmek olmalı.
Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.
Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.
Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.
Hayatı hayat yapan ne?
Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:
Hareket.
Hayat, hareketle var olur.
Rüzgarı düşünün…
Esip duran rüzgarı…
O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.
Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.
Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.
Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.
“Polenlerimizi,” tohumlarımızı yeryüzüne duygularımızla yayıyoruz, çoÄŸalıyoruz, bereketleniyoruz.
Ve bu duyguların yayılabilmesi için farklı olmamız gerekli, suların akması için daÄŸların olması gerektiÄŸi gibi… EÄŸer bütün dünya dümdüz olsaydı, vadiler ve daÄŸlar olmasaydı, toprağın her metresi diÄŸerini tekrar ederek uzayıp gitseydi, sular bir yerden bir yere akmazdı.
Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.
İnsanlar da bunun için böylesine değişik.
Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.
Hepimiz birbirimize benzeseydik, düz bir toprak gibi olurduk, suların kımıldamayacağı gibi duygularımız da kıpırdamazdı.
Herkes birbirine benzeseydi kimse kimseyi sevmezdi, aşık olmazdı.
Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.
Ama anlaşılması zor olan; varlığını savunabilmek için daha doÄŸuÅŸtan kendine duyduÄŸu bir aÅŸkla dünyaya gelen, kendine hayran, sürekli olarak kendi üstünlüğünü ve farklılığını görmek isteyen, o derin bilinçaltlarında söylenemeyecek hatta bilinemeyecek kadar gizli arzular yüzen, on parmağında on ayrı parmak izi taşıdığı gibi ruhunun her parçasında farklı kimlikler barındıran, kendine benzemeyenden sürekli kuÅŸku duyan, hep yaralanacağı, örseleneceÄŸi korkusunu içinde besleyen bu insanların birbirlerini nasıl seveceÄŸi…
Tanrı, bize bunu söylemiyor.
“Sevin” diyor.
Ama nasıl?
Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?
Annemizi, babamızı, kardeÅŸlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuÅŸkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doÄŸarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, “baÅŸka” birini nasıl seveceÄŸiz?
DaÄŸdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz baÅŸka birine nasıl “tertemiz,” kaygısız, kuÅŸkusuz akacağız?
Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceÄŸiz ki sevdiÄŸimizin yanında en büyük korkumuzu, “ölümü ve zamanı” unutacağız.
Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.
Sadece onu düşüneceğiz.
Sadece onu kaybetmekten korkacağız.
Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.
Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.
Bu, nasıl mümkün ey tanrım?
İnsan kendinden nasıl vazgeçer?
Biliyorum, bu mümkün.
Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.
Tanrının en tehlikeli mucizesi.
Bir insanın bir insanı sevmesi.
İmkansız görünen bir gerçek.
Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.
Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her iÅŸaretiyle “ben sizi farklı farklı yarattım” diyen tanrının buyruÄŸuna isyankar olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uÄŸraşırlar.
Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan…
Ve sevdiÄŸin zaman anlamak istersin.
Ne düşünüyor, ne hissediyor…
Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eÄŸer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın…
Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.
Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.
Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.
Her yere bakarsın sen.
Her yere, her ize…
Rüyalarını bile merak edersin.
Ama insan insana sırdır.
Kimse kimseye benzemez çünkü.
Tanrı “benzemeyin” buyurdu.
Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.
Sana benzemeyeni sevmek zorundasın.
Bu da tanrının buyruğu çünkü:
“Sana benzemeyeni seveceksin.”
Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.
O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.
Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.
O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.
Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.
Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.
Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.
“Sana benzemeyene akacaksın.”
Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.
Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.
Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.
İnsan kendi acısını taşır…
Ama sevdiÄŸinin çektiÄŸi acı, iÅŸte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, “bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver.”
Kocaman bir kedi gibi yatıyorum gecenin içine.
Ruhum o ılık karanlığa aksın diye bekliyorum.
Kanatları ışıktan bir kuş geçiyor.
Sessizlik…

Tanrım, sen şimdi neredesin?
Yazan : Ahmet Altan 
Kaynak : Hürriyet
 

KendiniGelistir.Com tavsiyesi
Uyurken dinlenebilen, ücretsiz kişisel gelişim, kilo verme, sigara bırakma, hipnoz mp3leri. Deneyenlerin yorumları oldukça ilginç! hayatimdegisti.com'da...
Bu yazı en son 16 May 2008 tarihinde; bugün "0", toplamda ise "1,332." defa okunmuştur.
OOOOO
10 oy - Sonucları görmek icin oylayin!

Bu yazıyı okuyanlar, bunları da okumalı :
  • “Kiralık Beyin” ilanına bir günde 123 iÅŸ teklifi!
  • Güne baÅŸlarken…
  • Sözcükleriniz sizi yansıtsın!
  • Soluk bir aÅŸkın son nefesi!
  • Zamanı stressiz yönetmek için ne yapmalı?
  • “Savur düşüncelerini polenler gibi hayata!” için 2 yorum
    • 1 jalealgen
      29 Åžubat 2008, 12:49

      İliÅŸkilerin uzun sürmemesinin bence en büyük nedeni, insanın karşısındaki insanın düşüncelerine,davranışlarına-iyi de olsa kötü de olsa-saygı göstermemesi aynı ÅŸekilde düşünen beyinler oluÅŸturmak istemesinden kaynaklanıyor.Tanrı nasıl ki kadınla erkeÄŸi ayrı yarattıysa, insan oÄŸlu da davranışlarda da düşüncelerde de bu farklılığı benimsemeli ve insanları, doÄŸayı,evreni olduÄŸu gibi, olması gerektiÄŸi gibi,onu özel yapan deÄŸerleriyle sevmeli…
      Çok güzel bir yazı,paylaşımınız için teÅŸekkürler…

    • 2 Aynur
      29 Åžubat 2008, 13:21

      “Bir ÅŸeyi yanlış anlıyoruz” demiÅŸ yazar ve yine “…kavrayış biçimimizden kuÅŸkulanmamız gerekiyor sanırım…” kesinlikle katılıyorum. Aslında o kadar açık ki bazen insan kabul etmekte zorlanıyor. “Tanrım, sen ÅŸimdi neredesin?” diyerek yüreÄŸimi yaraladı yazar. Aslında tam orada, burada, yanımızda, yeter ki farklılıklar dediÄŸimiz ÅŸeyleri O’nun gibi bir birlik içinde görebilelim.
      Saygılar

    Yorum Yapın