Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi… Ağladım. Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim. 
Öte alemden onun sesiyle sıyrıldım. “Şems iyimisin? Ayakta durma gel otur. Solgun gözüküyorsun” dedi Mevlana. Zorlukla tebessüm ettim ama söyleyeceklerimin ağırlığı koca bir değirmentaşı gibi boynumda asılı kaldı. Sesim kısık, kırılgan çıktı. “Pek iyi değilim aslında. Çok susadım, lakin bu evde susuzluğumu giderecek hiçbirşey yok.” “O zaman gidip bir Kerra’ ya sorayım, canın ne çekiyorsa
Spot: Kanun-i Sultan Süleyman, hangi kanunu yapsaydı, Osmanlı çökmezdi? Yavuz Sultan Selim, tonlarca ağırlığındaki toplarını Sina Çölü’nden hangi teknikle geçirdi? 1881’e kadar neden Osmanlı içinden bir Atatürk çıkmadı?
Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol.
“Üzüm bir cemaattir” diyor Mustafa Kutlu. Hiç böyle düşünmemiştim; çünkü talkınla salkım arasındaki saf düzeninden cemaat değil, en iyi vaizler anlar. İnsan nasıl cemaatte gizli ise meyve de çekirdeğinde mahfuzdur.
