Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
Edebiyat / ESKÄ°MESÄ°N DÄ°YE!
« Son İleti Gönderen: eminnur Dün, 15:19:39 »
ESKÄ°MESÄ°N DÄ°YE!

Müze gibi evleri sevmem oldum olası
O süslü evleri sen korursun, ev dediğin seni korumalı
Bekçileriyiz evlerin sanki, misafir mi  kaldı
Kıyamadığın eşyaların odaları hala kilitli

 Kim bilir kaç yıl daha yaşayacaktır  eşyaları
Eşyaların sana hizmet etmeli
Rahat edemezsin, sarayın olur erkanı
Dokunamazsın müze gibidir her odası

Çocuktum kilitlerdi yatak odasını
 Eskimesin  diye komşu teyze çeyizleri
Ben ihtiyarladım  Oda da  seksen yedi
Hala kilitliymiş yatak odası

Ömrü  divanlarda geçti
Her odanın terliği farklı,
 Tutmayana da var  kapı kollarını
Bunlardır zannederler yaşadıklarını

Huzur deyince,anlamalı,bilmeli
İnsanın aklına evi gelmeli
Ne yazıktır çok yaşarsan  akıbet huzur evleri
Kilitsiz odalarda bekleriz  ölümlerimizi


eminnur güler acar
2
Araştırma Sonuçları / Kahveyi ne kadar tanıyorsunuz?
« Son İleti Gönderen: özgüя şαнιη Dün, 10:18:11 »
Günde kaç bardak kahve içmek idealdir? Aç karnına tüketmenin zararı var mıdır? Kahvenin faydaları nelerdir? İşte tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikteki makalenin tamamı…

Kahve içerken dikkat edilmesi gerekenler ve püf noktalar

Sohbetlerin vazgeçilmezi kahve; gün içinde enerji veriyor, uykuyu açıyor ve kişiyi zinde tutuyor. Tüm bunların yanında birçok hastalıktan korunmada da yardımcı oluyor. Ancak kahvenin kaliteli malzeme ile uygun koşullarda hazırlanıp, belirli miktarlarda tüketilmesi gerekiyor.

Kahve hakkında en çok merak edilenler… Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Aslıhan Altuntaş, kahvenin doğru tüketimi için önemli önerilerde bulundu.

Hazır kahvelerden uzak durun
Sağlıklı bir kahveden bahsetmek için öncelikle kahvenin çeşitlerine değinmek gerekmektedir. İlk olarak marketlerde satılan granül kahve adı verilen işlenmiş hazır ürünlerin tercih edilmesi önerilmemektedir.

Kahvesel özelliğini yitirmiş, işlenmiş, endüstriyel granül kahvelerin dışında, öğütülmüş kahve olarak adlandırılan diğer tüm kahve türleri damak zevkine göre seçilebilir.

Türk kahvesi, espresso, americano, filtre kahve gibi daha birçok çeşidi bulunan öğütülmüş kahvelerin aromaları geldikleri bölgeye göre değişirken, sertlik dereceleri kavurma ve pişirme yöntemlerine göre değişmektedir.

Örneğin Asya bölgesinden gelen kahveler daha acımsı bir tat vermektedir. Orta ve Güney Amerika kahveleri en çok bilinen ve bizim aslında en çok tükettiğimiz türlerdir. Afrika bölgesinden gelenler ise daha vanilyalı, meyveli tatlarda hafif kahvelerdir.

Aromalı kahveler alınan kalori miktarını artırıyor
Kahvenin sağlıklı tüketilmesinin temel noktası, kahveyi sade bir şekilde tüketmektir. Eğer sütlü tercih edilecekse bu oran kişinin günlük tüketmesi gereken süt miktarına göre belirlenmelidir. Ancak çok az tatlandıracak kadar eklenen sütler hesaba katılmayabilir.

Bunun yanında karamel, fındık, çikolata gibi aromaların tümü kahvenin kalorisini artırmaktadır. Sürekli olmamak şartıyla aromalı kahveler tüketilebilir ancak yüksek kalori oranlarıyla günlük tüketim hakkından kaybedilerek öğünlerde kısıtlamaya gidilmesi gerekliliği unutulmalıdır.

Çok kavrulan kahve besin değerini yitiriyor
Meyve ve sebzelerde bulunan flavonoidler yararlı biyokimyasal ve antioksidan etkiye sahip aromatik pigment bileşikleridir. Isı işlemiyle bütün besin maddelerindeki flavonoidler belli bir miktar değişime uğramaktadır. Kahveler ısı işlemiyle bu değişime uğradığı için lezzetinde bazı değişiklikler yaşanır. Bu nedenle çok koyu kavrulmuş kahveler yerine daha az kavrulmuş ve orta kavrulmuş kahveler tercih edilmelidir.

Böylece hem flavonoidlerden daha çok yararlanılır hem de lezzet kaybı yaşanmaz. Az kavrulmuş kahveler biraz daha ekşimsi tada sahiptir. Orta kavrulmuş kahveler ise biraz daha yumuşak içime sahiptir. Lezzeti hangi kahvenin çeşidinin tüketildiğine göre de değişmektedir. Ancak hangi kahve türü olursa olsun hem sağlık hem de lezzet açısından çok kavrulmuş kahvelerden ziyade az ya da orta kavrulmuş kahveleri tercih etmek daha faydalı olacaktır.

Günde 2 bardak ideal
Her şeyde olduğu gibi kahvede de bir dengeye göre gitmek gerekir. Ancak günlük kahve tüketim miktarı içilen kahvenin sertlik derecesine göre değişmektedir. Örneğin espressonun kafein miktarı filtre kahveye göre daha fazladır. Kahve türünün sertliği kavurma şekline göre de değişir. Bu nedenle daha orta sertlikte 3. ve 4. seviye kahveler önerilmektedir.

İçerisine koyulan kahve miktarı da önemlidir. Ortalama 2 tatlı kaşığı kadar kahve ile yapılan 300-400 ml’lik bir kupadan günde 2 tane içmek tavsiye edilen tüketim miktarıdır.

Aç karnına kahve tüketmeyin!
Ev için satın alınan kahveler tüketim miktarına göre en fazla 1-2 ay içerisine bitirilecek şekilde satın alınmalıdır. Kahveyi uzun süreler bekletmek hem lezzet açısından hem de içeriğindeki flavonoidler açısından uygun değildir.

1-2 ayda bitecek kadar kahveyi evlerde stoklamak en doğrusudur. Bunun yanında aç karınla, öğün yerine kahve tüketimi kesinlikle önerilmemektedir. Kahve mide asidinin yükselmesine sebep olarak gastrit ve reflü riskini artırmaktadır.

Doğru tüketildiğinde diyabetten kansere kadar birçok hastalığa kalkan oluyor
Tüm bu koşullara uygun tüketilen sağlıklı bir kahve alışkanlığının vücuda birçok faydası bulunmaktadır.

En önemli ve en çok konuşulan özelliği metabolizmayı hızlandırmasıdır.

Spor öncelerinde tüketimi önerilmektedir. Antrenmandan ve yoğun bir egzersizden sonra tüketilen kahve kaslardaki ağrıların ve yorgunluğun atılmasında yardımcı olur.

Gün içerisinde zinde kalmayı sağlar.

Günde ortalama 2 fincan tüketildiğinde tip 2 diyabetten korunma sağlamaktadır.

İçeriğindeki kafeinden dolayı bilişsel performansı artırmaktadır.

Özellikle erkeklerde daha sık görülen safra kesesi taşı oluşumlarını azalttığı bilinmektedir.

Oksidatif strese bağlı ritim hasarının oluşumunu önlemekte ve koruyuculuk sağlamaktadır.

Erkeklerde gut oluşumu riskini azalttığı bilinir.

Depresyonu ve depresyon riskini azalttığı da çalışmalarla ortaya konmuştur.

Bilişsel performansı artırmasıyla Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının riskini azaltmaktadır.

İçeriğindeki kafeik asit ve klorojenik asit gibi bazı antioksidan maddeler sayesinde vücudu tüm hastalıklara karşı savunduğu gibi DNA bütünlüğünü koruduğu için bazı kanser türlerinin tedavisinde de tüketimi önerilmektedir.

Alıntı
Kaynak: www.indigodergisi.com
3
Araştırma Sonuçları / Japon sanatı: Kintsugi
« Son İleti Gönderen: özgüя şαнιη Dün, 10:15:23 »
Kintsugi , kırılan nesneyi eskisinden daha güzel ve değerli hale getirmek amacı taşıyan japon sanatıdır. Kırılmanın aslında bir bozulma veya yok olma değil, yeni bir varoluş biçimi olduğuna işaret eder. Peki, sizce kırılan her şeyi eskisinden daha iyi duruma getirmek mümkün müdür?
Porselen bir kase kırıldığında, tekrar yapıştırılırsa eskisi gibi olmaz.


Peki ya eskisinden daha güzel olabilir mi?

Japonlar, 600 yıl önce bu durumu sanata dönüştürmüş: Kintsugi(Altınla birleştirme) ve Kintsukuroi(Altınla tamir etme).

Japonca’da Kin: Altın, Tsugi: Birleştirmek, Tsukuroi ise tamir etmek anlamına geliyor. Japonlar, kırılmış eşyaların parçalarını altın, gümüş ve platin boyalar kullanarak birleştiriyor ve o eşya eskisinden daha çekici ve daha değerli bir hale geliyor. Japonlar, bu sanata çok değer veriyor. Özel kintsukuroi setleri satıyorlar ve bu onarılan eşyalar, genelde kırılan eşyalardan daha pahalı oluyor. Bu sanatla, kırık ya da kusurlu eşyaların da güzel olabileceği gösteriliyor ve bunları satın alan insanlar, diğerlerinde olmayan özel bir şeye sahip olmuş oluyor.

Bunun temelinde, “wabi-sabi” felsefesi yatar. Kırılan ya da eskiyen eşyalardaki güzelliği görmek anlamına gelen bu felsefeye göre, Kintsugi tekniğiyle, kırılan ya da hasar gören eşyalar yeniden onarılarak onlara yeni bir yaşam ve amaç kazandırılıyor.

Bir kupanız kırıldığında onu çöpe atar, ondan vazgeçersiniz. Kalbiniz kırıldığında, bir kusurunuzu fark ettiğinizde, bir yanlış yaptığınızda kendi kabuğunuza çekilmek, kendinizi o olumsuzluğa hapsetmek sizce ne kadar doğru olur? Bunun yerine, başınıza gelen olumsuzlukları, güzel düşüncelerle onarabilirseniz, daha olgun, eskisinden daha değerli hissedersiniz. Böylece çöpe atmak istediğiniz 10 TL’lik kupanız-kusurlarınız, 100 TL ederinde sizde kalabilir-artık daha değerlisiniz.

Mükemmel olmak zorunda değiliz. Kendimizi böyle kabul etmeliyiz. Sıfırdan kırıksız, çatlaksız, hasarsız bir ruha sahip olmak zorunda değiliz. Doğru yöntemle kendimizle ilgilenirsek kusurluluğun mükemmelliğine sahip olabiliriz. Bu felsefeye göre, önemli olan kırığı onarmak değil, nesnenin gerçek değerini ortaya çıkarmaktır. Bizi biz yapan yaşadıklarımızdır. Olumlu ya da olumsuz her şey karakterimize, hayata bakış açımıza katkıda bulunur, ancak burada önemli olan bunları doğru analiz edebilmek, kırıkları doğru tamir edebilmektir.

Başarılı insanların birçoğu zorluklar içerisinden çıkıp büyük başarılara imza atmıştır ve bu kişiler, genellikle başarısız oldukları anlara, kalplerini kıran insanlara teşekkür ederler. Onlar sayesinde, kendilerini doğru tamir etmeyi öğrenebilmiş, gerçek değerlerini benliklerinde hissedebilmişlerdir. Bunun anlamı, “Başarılı olmak için mutlaka başımıza kötü bir şey gelmeli” demek değildir, ancak başımıza gelen kötü şeylerle de, kırık parçalarımızla da mükemmel olabilir, yola devam edebiliriz.

Bunun için seçim sizin; kırık parçalarınızla, kendinizden biraz daha kaybetmeye devam mı edeceksiniz yoksa onlarla yaşamayı öğrenip kendinize altın değerler katarak mı yola devam edeceksiniz?

Alıntı
Yazar: Elif Özçakmak
Kaynak: www.ceotudent.com
4
Edebiyat / Ynt:
« Son İleti Gönderen: eminnur 12 Ekim 2019, 20:31:17 Cts »

KENDÄ°MLE


Kendim ile çok kahve içmişliğim  vardır
Sohbetlerimiz koyudur
Maziye gider hesaplaşırız bazen, nedenleri nasılları tartışırız
İyi anlaşırız, severiz birbirimizi


Bir ben, bir de kendim, mutluyuz
Lakin işte  kuluz, kendimize bile fazlada güvenmeyiz
Neticede unuturuz insanız, kendimizden bile bazen  kaçarız
Yaratanımıza  sığınırız


Ondan yine Ona sığınırız
Adını anmadan yapılan hiçbir işten hayır gelmez
İsmi ALLAH tır O'nun, Ol derse olur, öl derse ölürüz
Emirler beyinlerimize gelir,dinleriz

Hazineni iyi koru, ziyan etme onu
Her şeye şahittir Yaratan, dinle onu
Ol derse olur, öl derse ölürüz,başka yok yolu
Emirler beyinlerimize gelir duydun mu?


eminnur güler acar
5
Edebiyat / Ynt:
« Son İleti Gönderen: eminnur 10 Ekim 2019, 18:13:34 Prş »

ÜZÜNTÜ BALTASIDIR İNSANIN


Yumruk yemiş yüreğim her gün,dünya arenasında
Kalkarken, yatarken acıyor şimdilerde

Üzüntü baltasıdır insanın
Vura vura öldürür bir gün

Kabuk bağlamış yaralarımı
Kaldırma doktor kanatma, hatırlatma acılarımı

Bırak kurusun kabuk bağlasın,
 Biz biliriz bizi,eller ne bilsin

Bizim eller sarar  ancak yaralarımızı yine
Alıp yüreğimi avuçlarıma, götüreyim sahibine

  O bilir O sever her yarattığını,
  Tüm çareler ondadır onda


eminnur güler acar
6
Kişisel Gelişim Yazıları / Pareto prensibi nedir?
« Son İleti Gönderen: özgüя şαнιη 10 Ekim 2019, 12:29:23 Prş »
İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto tarafından ortaya konulan Pareto prensibi, etkilerin % 80’inin, etkenlerin % 20’sinden kaynaklandığını öne sürüyor. Peki, bu prensibi hayatımıza nasıl uygulayabiliriz? Hangi alanlarda kullanabiliriz? İşte yanıtı…

Pareto Analizi – 80/20 Prensibi

“Evren bizimle barbut oynuyor; ancak zarlar hileli. Ana hedef, hangi kurala göre hile yapıldığını bulmak ve bunları kendi amaçlarımız için nasıl kullanabileceğimizi keşfetmektir.”  – Joseph Ford

İtalyan ekonomist ve matematikçi Vilfredo Pareto, 1897 yılında İtalya’daki servetin %80’ine İtalya’daki nüfusun %20’sinin, İngiltere’deki toprakların %80’ine ise İngiltere’deki nüfusun %20’sinin sahip olduğunu ve servet dağılımına ilişkin daha sonraki incelemelerinde de bu oranların genelde aynı olduğunu gözlemledi. Pareto daha sonra, bahçesinde ektiği bezelye tohumlarının %20’sinin, mahsulün %80’ini verdiğini de tespit etmesiyle birlikte bu incelemelerinden önemli azınlık ile önemsiz çoğunluğa ilişkin matematiksel bir modelin var olabileceğini keşfetti ve ulusal servete ilişkin dağılım teorisini içeren modelini, Cours d’Economie Politique isimli yapıtında yayınladı.

Aslında Pareto’nun matematiksel modelinin 80/20 kuralıyla bağlantısı, Joseph M. Juran’nin gözlemleri ve bu gözlemlerine ilişkin yazılarının sonucunda gerçekleşti ve önemli azınlık (%20) ile önemsiz çoğunluğa (%80’e) ilişkin bu prensibin adına da Pareto prensibi ismi bizzat Juran tarafından verildi.

Pareto prensibi olarak da bilinen 80/20 kuralının önemi, bir kuşak boyunca fark edilmedi. Özellikle ABD’de birkaç ekonomist bunun önemini fark etmesine rağmen 80/20 kuralının canlanması ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşebildi.

Ekonomi biliminde çıktıların %80’inin, girdilerin %20’sinden; sonuçların %80’inin nedenlerin %20’sinden kaynaklanacağı fikrinden doğan  ve ekonomi bilimi literatüründe 80/20 kuralı olarak da ifade edilen Pareto Yasası, kütüphane ve bilgi bilimi literatüründe, genellikle 80/20 kuralı olarak geçmekte olup bu kural, ürünlerin %80’inin, kaynakların %20’si tarafından gerçekleştirilebileceği fikrine dayanmaktadır.

Bu yazının giriş bölümü aşağıdaki çalışmadan alıntılanmıştır. Çalışmanın detaylarını incelemek için bağlantıyı kullanabilirsiniz. www.tk.org.tr/index.php/TK/article/download/122/120

Elbette ilke kesin olarak 80 ve 20 sayılarının kendisi üzerine odaklanmıyor. Girdiler ve çıktılar arasındaki dengesizlik ilişkisi 65/35, 75/25, 70/30 veya aradaki sayıların herhangi bir kümesi şeklinde de olabilir. Ve yüze tamamlanması da her zaman gerekli değildir, yüz sadece algılamada kolaylık sağladığı için kullanılmaktadır.

İlke şunu diyor: Nedenler ve sonuçlar arasındaki dengesiz orantı kaçınılmazdır.
Richard Koch tarafından kaleme alınan “80/20 İlkesi: Daha Azıyla Daha Çoğunu Elde Etmenin Sırrı”adlı kitap aslında bu konuyu birazda gündelik yaşantımıza dahil ederek incelemekte. Kitaba göre, Pareto ilkesi ilginç bir biçimde hayatın hemen hemen her alanında işlemekte.

Örneğin dünyanın enerji üretiminin yüzde 80’i dünya nüfusunun yüzde 15’i tarafından tüketilir. Trafik tıkanıklarının yüzde 80’i yolların yüzde 20’sinden kaynaklanır. Bilim insanlarının yüzde 20 sinden az bir kısmı, önemli bilimsel gelişmelerin yüzde 80’ini üretir. Bu örnekler uzayıp gidebilir.

Unutmayalım bu ilke yaşamdaki dengesizlik prensibini anlamamıza yardımcı olduğu kadar, aslında hayatımızdaki ve günlük yaşantımızdaki birçok etkinin yalnızca %20 kadarının gerçekten önemli olduğuna, kişisel zaman yönetimimiz için bu %20’lik kısma ağırlık vermenin gerekliliğine de vurgu yapıyor.

Alıntı
Hazırlayan: Sibel Çağlar
Kaynak:  www.matematiksel.org
7
Çocuk, Aile ve Eğitim / Çocuk sahibi olmak istemiyor musunuz?
« Son İleti Gönderen: özgüя şαнιη 10 Ekim 2019, 12:27:37 Prş »
Çocuk sahibi olmak istemeyen kadınlar ne düşünüyor? Anneliğin kutsal sayıldığı toplumumuzda bu durum nasıl karşılanıyor? www.yakiniliskiler.com sitesinde yayınlanan ‘’gönüllü çocuksuzluk’’ adlı makale tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte…

Eğer 30’lu yaşlarınızda, üstelik de evli bir kadınsanız “Çocuğun var mı?” sorusuna verdiğiniz cevap olumsuz ise nasıl tepkilerle karşılaşacağınızı tahmin edebilirsiniz. Size üzülenler, sorunun sizde mi yoksa kocanızda mı olduğunu merak edenler, tüp bebek tedavisi önerenler… Diyelim ki defalarca aldığınız bu tepkiler karşısında sakinliğinizi korudunuz ve çocuk sahibi olmamayı tercih ettiğinizi söylediniz. Bu sefer de sorumsuzlukla, kariyeriniz yüzünden buna vakit ayır(a)mamakla, hatta çocukları sevmemekle suçlanabilirsiniz. En nihayetinde çocuk dediğin evin neşesi ve onsuz bir aile düşünülemez, öyle değil mi?

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre ülkemizde doğurganlık oranı 2010 yılında 2.08 iken 2018’te bu oran 1.99’a düşüyor1. Amerika’da bir araştırma merkezinin yayınladığı rapora göre 1970’li yıllarda her on kadından biri çocuk sahibi olmuyorken, 2010 yılında her beş kadından biri çocuk sahibi olmuyor. 2006-2010 yılları arasını konu edinen bir rapora göre 15-44 yaşları arasındaki kadınların %6’sı gönüllü olarak çocuk sahibi olmuyor2.

Gönüllü çocuksuzluk adından da anlaşılacağı üzere koşullar dolayısıyla değil kişinin kendi tercihleri doğrultusunda çocuk sahibi olmaması anlamına geliyor. Bu nedenle çocuk sahibi olmayı tercih etmeyen kadınlar için yoksunluk eki ile türetilmiş “çocuksuz” ifadesi yerine İngilizce’de childfree olarak geçen gönüllü çocuksuzluk tabirini kullanmak daha makul görünüyor. Araştırmalara göre çocuk sahibi olmamayı tercih eden kadınlar bazı demografik özellikler açısından koşullar nedeniyle çocuk sahibi olamayan kadınlardan ayrılıyor2. Gönüllü çocuksuz kadınlar genellikle eğitimlerinde uzmanlaşıyor ve kendilerini kişisel ve kariyer hedeflerine ulaşmaya adayabiliyorlar. 

Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı tarafından yürütülen bir araştırmada kişilerin çocuk sahibi olma motivasyonlarını ve çocuğa atfettikleri değeri anlamak amacıyla geniş bir katılımcı kitlesiyle mülakatlar düzenleniyor. Araştırma sonucunda anne babanın çocuğa ekonomik (yaşlandığımda bana bakar vb.), psikolojik (çocuğun büyüdüğünü görmekten duyulan haz vb.) ve sosyal (soy isminin devam etmesini sağlamak vb.) olmak üzere üç ana değer atfettiği bulunuyor5. Görüldüğü üzere çocuğa yüklenen anlamlar tek bir boyutla açıklanmıyor. Üstelik, ülkemizde bir çift evlendiğinde “aile” olabilmenin gereği olarak onlara anne-baba rollerini de atıyoruz ve evli çiftleri yalnız yaşayan birine kıyasla daha fazla sorumluluk alacak olgunlukta görüyoruz3. Çocuğa atfedilen değerin ve evli çiftlerden beklentilerin yanı sıra bir de toplumsal cinsiyet rolleri kadınlara sürekli olarak anne olmaları gerektiğini, anne olmanın ulaşabilecekleri en yüksek mertebe olduğu algısını dayatmaya devam ediyor. Eğer devlet politikaları içerisinde nüfus artırma gayesi varsa politikacılar tarafından bile annelik propagandası yapılabiliyor. “Çalışıyorum’ diye annelikten imtina eden bir kadın, aslında kadınlığını inkar ediyor demektir.6” ifadelerinde görüldüğü üzere “erkek” politikacılar kadınlığın tanımı yapıyor, kadınlık ve anneliğin eşdeğer olduğunu vurguluyorlar. Tüm bu sebeplerle kendi tercihleri doğrultusunda çocuk sahibi olmak istemeyen kadınlar toplum normlarından sapmış oluyor ve toplum tarafından daha az sorumluluk sahibi ve daha çok bencil olarak görülmeleri de muhtemel oluyor.

2016 yılında Amerika’da yürütülen bir çalışma, çocuk sahibi olup olmamalarına göre kadınlara yönelik algının, davranışların ve duyguların değişip değişmediğini araştırıyor. Araştırma sonucunda anneler ve koşullar nedeniyle anne olamamış kadınların daha sevgi dolu algılandığı bulunuyor3. Anneler insanlarda yardım etme isteği uyandırıyorken; çocuk sahibi olmak isteyip olamamış kadınlar acıma duygusu; gönüllü çocuksuz kadınlar ise kıskançlık, iğrenme gibi duygular uyandırıyor. Türkiye’den çeşitli şehirlerden 322 katılımcıyla düzenlenen bir araştırma sonucunda ise daha cinsiyetçi insanların gönüllü çocuksuz kadınlara karşı daha fazla negatif önyargılara sahip olduğu bulunuyor. Katılımcılar aile olabilmek için çocuk sahibi olmak gerektiği düşüncesini de daha çok destekliyorlar7. Daha yüksek öğrenim seviyesine sahip ve daha genç insanlar ise gönüllü çocuksuzluğa karşı daha olumlu bir yaklaşım sergiliyor.

Oldukça kişisel olan çocuk sahibi olup olmama kararı aslında birçok faktörden etkileniyor. Yukarıda bahsettiğimiz üzere anne olmayı tercih etmeyen kadınlar birçok soru, tepki ve önyargıya maruz kalabiliyorlar. Peki anne olmayı tercih eden kadınlar için süreç anlatıldığı kadar kusursuz mu ilerliyor? İlerleyen zamanda bu konuyla ilgili yazmaya devam edeceğiz. Bizi okumaya devam edin!

Alıntı
Yazan: Pelin Gömleksiz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com
8
Araştırma Sonuçları / Dopamin orucuna var mısınız?
« Son İleti Gönderen: özgüя şαнιη 10 Ekim 2019, 12:25:59 Prş »
ABD’de yapılan araştırmalar sonucunda dijital içerik tüketimi gün geçtikçe artıyor. Buna karşı son dönemlerde popüler olan dopamin orucu da oldukça ilgi çekiyor. Peki, Silikon Vadisi’nin yeni trendi dopamin orucu nedir?

ABD’de yapılan araştırmalar insanların her zamankinden çok daha fazla dijital içerik tükettiğini gösteriyor. Bu içerik tüketimi, beynin ödül algısını oluşturan bölümünü harekete geçererek alışkanlık ve hatta bağımlılık yaratıyor. Buna karşı son dönemde Silikon Vadisi’nde kullanılan yöntem ise “dopamin orucu” olarak adlandırılıyor.

ABD’de yapılan araştırmalar insanların her zamankinden çok daha fazla dijital içerik tükettiğini gösteriyor. Bu içerik tüketimi, beynin ödül algısını oluşturan bölümünü harekete geçirerek alışkanlık ve hatta bağımlılık yaratıyor.

Son dönemlerde özellikle teknolojinin dünyadaki merkezi Silikon Vadisi’nde, yeme alışkanlığı olarak popülerleşen aralıklı oruç (intermittent fasting) yöntemini teknolojiye uyarlayanların sayısı artıyor.

Business Insider sitesindeki bir haberde, ABD’nin California eyaletinin San Francisco şehrinde yer alan Silikon Vadisi’nde çalışan çok sayıda üst düzey yöneticinin son dönemde “dopamin orucuna” başladığı belirtildi.

Dopamin, beynin salgıladığı özel işlevli bir hormon. Beynin, öğrenme ve yeniliklere verdiği tepkiyi de kontrol ediyor.

San Francisco’da yaşayan psikiyatrist Dr. Cameron Sepah ise “dopamin orucu” terimini ortaya atan uzman.

Sepah’a göre dikkatin bağımlılık yarattığı bir ekonomide yaşıyoruz.

Twitter yerine kitap

Amerikalılar günde ortalama olarak 11 saatini medya iletişim araçlarını kullanarak geçiriyor.

CEO’larla ve yatırımcılarla çalışan Sepah, teknolojinin de yemeğin de ofis yaşamında bağımlılık yaratan unsurlar olduğunu vurguluyor.

Sepah, yeme alışkanlıklarını temel alan aralıklı orucu örnek göstererek teknolojiden sürekli olarak uzak durmanın mümkün olmadığını ancak belli bir süre için bunun gerçekleştirilebileceğini belirtiyor.

Instagram’da dolanmak ya da Reddit’teki yazıları okumak beynin dikkat süresini düşürdüğü gibi duygularımızı kontrol altına almayı da zorlaştırıyor.

Sürekli uyarıcılara maruz kalmak zamanla dopamine duyulan hassaslığı azaltıyor; Sepah bunu “dopamin hacking” olarak tanımlıyor.

O yüzden Sepah’a göre geceleri bilgisayarı kapatmak, haftasonları boş zaman geçirmek ve tatile çıkmak bununla başa çıkmak için iyi yöntemler.

Sepah, Twitter’da vakit geçirmek yerine bir kitap okumanın bile faydalı olacağı görüşünde.

Alıntı
Kaynak: www.t24.com.tr
9
Edebiyat / Ynt:
« Son İleti Gönderen: eminnur 08 Ekim 2019, 14:31:33 Sal »

CANINI DÄ°NLE SEN

Bu gün doğru dediğine
Yarın yanlış diyemez gerçek bilim
Kömür karadır asırlardır aynı

Dün tereyağı yemeyin dediler
Bu gün beyin yağ ile beslenir diyorlar
Biri çıktı yağın etin her türlüsü zarar dedi


Oysa kural belli, canın yönlendirir sen
Can diye bir şey var         
Canının çektiğini ye lakin az ye


Her bünye farklı, her yaratılan farklı
Hayvan ot yer geviş getiren mekanizması var
Eti koy önüne yemez

Her yaratılan insan için
Koyun kuzu kaz ördek,
Pirinç bakliyat her bir meyve farklı vitamin

Millet para derdinde, reklamlar o sebeple
Genetiğini bozmazlarsa her şey yerli yerinde
Canını dinle sen canını


eminnur güler acar
10
Edebiyat / Ynt:
« Son İleti Gönderen: eminnur 06 Ekim 2019, 19:58:19 Paz »
TUFAN

Medeniyet dediğin çıkar zirveye
Sonra bir tufan gelir alır aşağıya
Döner insanoğlu başladığı yere
Kim bilir kaçıncı tufanını yaşadı dünya

Kat kat şehirler çıkıyor yeraltından
Çıkıyor istiridye kabukları dağlardan
İhtimal ki orada deniz vardı eskiden
Buldum, icat ettim dediklerin

Kim bilir?  mirastır kaçıncı atandan
Çoksa yıldızlar,yerdeki kum tanelerinden
Bu akıllar bu alemleri nasıl bilebilsin
Kaldığı yerden tırmanışa geçer insan

Birde üstün varlık denir adına
Unutur, unutturulur unutmasa olmaz umudu da
Yaşamın anlamı kalmaz, umut ve hayal olmazsa
Kaçıncı tufanları yaşayacak insanoğlu bilse de, bilmese de!


eminnur güler acar
Sayfa: [1] 2 3 ... 10